KUŞ Kimse bilmiyordu nerden geldiğini garip kuşun. Son fırtına sürüklemişti onu belki bilinmeyen bir adadan ya da bir körfezden; dev yosunlardan doğmuştu belki, bir başka atmosferden düşmüştü belki, bir başka dünyadan, bir başka gizden. Eski denizcilerden hiçbiri görmemişti onu buzlar arasında, onunla karşılaşmamıştı hiçbir yolcu: insan biçimindeydi, melekler gibi, şairler gibi sessizdi. Kilisenin büyük kubbesi üstünde süzüldü önce; papaz kışkışladı onu, kötü bir ruhu kaçırıyordu sanki. Aynı gece deniz fenerine kondu ışık saçarak, fener bekçisi de kovdu onu, gemileri şaşırtır diye. Kimse bir parça ekmek vermedi kuşa, sığınacak bir dam altı vermedi. “Sürüleri yutan kötü bir kuş bu,” dedi biri. “Aç bir şeytan,” dedi bir başkası. Kanatlarının altına alınca yorgun çocukları anneler kuşu taşladı, bilinmez kuşu, horlanmış, bitkin kuşu. Bulutlar arasında sessiz bir doruktan gelmişti belki, eşini bir ok alıp götürmüştü belki. İnsan biçimindeydi, melekler gibi, şairler gibi yalnızdı. Bir candaş arıyordu kendini kovan insanlar arasında. Buğday tarlalarını sel basınca bir gün, “Kuş yüzünden,” dediler. Kıran girince sürüler arasına, “Kuş yedi kuzuları,” dediler. Suyunu sakınır oldu çeşmeler, güçsüz bir Samson gibi düştü toprağa kuş. Balıkçının biri gördü onu, yumuşacık gövdesini kaldırdı yerden, “Bakın,” dedi, “ne güzel bir kuş buldum.” Bir başkası hatırladı ansızın: yoksullara yumurtalar götürdü bu kuş. Bir dilenci anlattı: kuş, soğuktan korumuştu onu. “Bana tüylerini vermişti,” dedi çıplak bir adam. Halkın önderi, “Kuşların kralıydı bu, onu tanımamışız,” dedi. Önderin küçük oğlu, yalnız, tatlı bir çocuk, şunları söyledi: “Tüylerini bana ver baba, hayatımı yazayım, onunkini andıran hayatımı, göreyim kendimi, çünkü senden çok ona çekmişim baba.” JORGE DE LIMA Brezilya, 1893-1953